image
Rojhat Amedi Yazarlar
image

İran’ın KDP ve Barzanileri tasfiye etme manevrası, KDP tarafından bile anlaşılmış değil. “Biz ona dokumasak, o da bize dokunmaz” yaklaşımı doğru değildir. Bunun açık örneğini referandumda yaşadık ve şahit olduk. Türkiye’nin tehditleri göz ardı edilemez ancak referandumun hazin sonucundan tamamen İran sorumludur.


İran’ın, Güney Kürdistan için nasıl bir tehlike arz ettiğini defalarca yazdım. Sadece bu değil Tahran’ın, 90’lardaki iç çatışmaları nasıl körüklediğini, hatta doğrudan müdahil olduğunu da yazmıştım. Bugün Kerkük ve Musul’da, roket saldırılarını planladığı gibi..  Ayrıca İran’ın, 96-97 senesinde Selahaddin’de bulunan Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Barzani’nin karargahına top atışlarıyla saldırdığı da belleklerden silinmiş değil…

İran’ın söz konusu saldırganlığı, Mam Celal ve Başkan Barzani’nin 1998 yılında Washington’da imzaladıkları anlaşma ile durdu ama hiçbir zaman son bulmadı. Çünkü İran, PKK ve YNK’nin bir kısmı üzerinden icraatlarını sürdürmeye devam etti.

Tahran hayalindeki Şii hilalini (Lübnan’a kadar uzanan) hayata geçirmek için önündeki tüm “engellere” karşı savaşırken, Irak’ın her tarafına hakim olmayı başarmıştı. Ama KDP ve Barzanilerin “Belasından” bir türlü kurtulamıyordu...

Kürdistan’daki gelişmeleri tamamen engelleyen ve unutulmaması gereken diğer bir husus ’Bağdat’ta kim hükümet olursa olsun, sonunda İran’ın verdiği kararlar geçerlidir’ gerçeğidir. Alınan kararlara uymayanlar ise ya cezalandırılır ya da tasfiye edilir.

Bu çerçeveden bakıldığında İran’ın söz konusu hegemonyasına karşı duran, Kürt halkının kazanımlarından taviz vermeyen KDP ve Başkan Barzani, İran’ın tasfiye planı ile karşı karşıya kaldı.

Tahran İlk etapta, 2014 yılında Adil Murat ve Ala Talabani gibi sözde Kürtler üzerinden Kürdistan’ın bütçesinin kesilmesine öncülük etti. Daha sonra terör örgütü IŞİD çetelerini Kürdistan’a saldı. Kürdistan Peşmergelerinin IŞİD’e karşı savaşabilmeleri için Bağdat’ın bir tek mermi dahi göndermesine engel oluşturdu. Üstelik ABD ve müttefiklerinin Peşmerge güçlerine yardımlarını da engelledi. Bu örnekler çoğaltılabilir…

Kürt halkının bütün kazanımlarını silmeye kararlı olan İran ve paydaşlarının bu manevralarına ‘bağımsızlık referandumu’ ile cevap vermek isteyen Başkan Mesud Barzani, hem malum “Kürtler” tarafından arkadan hançerlendi hem de referandumu uluslararası destek yetersizliğinden dolayı rafa kaldırmak zorunda kaldı.

Söz konusu gelişmelerden cesaret bulan İran, “Kürt dostları” ile birlikte KDP’yi Süleymaniye’de etkisizleştirdi, Kerkük’e yerleşti. Daha sonra Hadi Şabi yapılanması ile Musul’u işgal etti. Son olarak Mustafa Kazımi ve Kürdistan Hükümeti arasında imzalanan Şengal anlaşmasını da hiçe sayıp Haşdi Şabi milislerini Şengal’e yerleştirdi.

Ancak bütün bunlar İran’ın kendisini galip sayması için yeterli olmadı. Çünkü Erbil ve Duhok’a sıkıştırılan Kürtlüğün kalesi de yok olmalıydı. Neden derseniz o kale, aynı zamanda “Büyük Şeytan” ABD ve müttefiklerinin de bölgedeki tek ortağı konumunda bulunuyor.

İşte meselenin aslı budur:

Erbil ve Duhok’ta söz sahibi olan KDP ve Barzanileri etkisizleştirmek ve Kürdistan’ın statüsünü iller bazına indirgeyip tek merkez Bağdat’a bağlamak. Bunu elde etmek icin de kaos yaratmak, saldırmak, uluslararası koalisyon güçlerini Kürdistan’da kalma konusuda caydırmak ve buna benzer eylemler faaliyete geçirmek…

İran’ın durmak bilmeyen saldırıları, son olarak Erbil Havalimanı çevresinde yer alan ABD destekli Uluslararası Koalisyon güçlerine roketli saldırı ile karşımıza çıktı. İlginçtir ki ABD, müttefikleri ve birçok ülke saldırıyı kınarken İran ise, “Biz yapmadık” açıklamasında bulundu. Kitleler ve devlet psikolojisini bilen herkes bu açıklamadan, “İran’ın kendisini suçluluk psikolojisi ile ele verdiğini rahatlıkla anlayacaktır.”

Güney Kürdistan medyası ve politikacıları ise “ortamın gerginleşmemesi” adına alışagelmiş suskunluğu tercih ediyorlar. Oysa Erbil’e olan saldırı, İran tarafından organize edilmiş ve İran denetiminde gerçeklesen bir eylemdir.

Eylem, bizzat İran Devrim Muhafızlarına bağlı olan istihbarat birimi Karargâh-ı Ramazan’ın başkanı Ali RIZA NEWBEXT tarafından planlanmış olup, Haşdi Şabi’nin Musul’da bulunan emniyet sorumlusu ABU TAYİBE tarafından icra edilmiştir.

ABU TAYİBE aynı zamanda Haşdi Şabi’nin Şengal’deki ayağıdır ve YBŞ ile olan koordinasyonu yürütmekle sorumlu kişidir.

Tüm bunlar ele alınıp ciddi bir şekilde hesaba kitaba geçirilirse, İran’ın Kürdistan’da arz ettiği tehlikenin boyutlarının hesaplamasının da iyi yapılması gerekir. İran ile müttefik olan ve bu çerçevede Irak ile tartışmalı bölgelerde Haşdi Şabi ile birlikte hareket eden ‘malum Kürt taraflarının’ da artık acil biçimde İran’dan uzaklaşmalarının zamanı geldi.

İran’ın KDP ve Barzanileri tasfiye etme manevrası, KDP tarafından bile anlaşılmış değil. “Biz ona dokumasak, o da bize dokunmaz” yaklaşımı doğru değildir. Bunun açık örneğini referandumda yaşadık ve şahit olduk. Türkiye’nin tehditleri göz ardı edilemez ancak referandumun hazin sonucundan tamamen İran sorumludur.

Tüm bu gerçekleri göremeyen, görmezden gelen, suskun kalan veya “idare etme” siyasetini tercih eden Güney’in politikacıları, aydın ve gazetecileri, bütün eksikliklerine rağmen hala Kürtlüğün kalesi konumunda olan KDP ve Barzanilerin tasfiye edilmesine hizmet etmektedirler.

KDP ve Barzaniler de bir an önce, omuzlarına yerleşen Kürdistan yükünü nasıl ve kimlerle taşıyacaklarının hesabını yapmak zorundadırlar.

Ayrıca KDP ve Barzanilerin, kurumlarında yer alan ‘çakma akademisyen ve gazetecileri’ göndermenin ve yerlerine yetenekli yurtseverlik değerlerini esas alan kadroları yerleştirmenin zamanı da açıkça gelmiştir.

Aksi taktirde, ABD ile uluslararası koalisyonun sunduğu muazzam destek de KDP’yi bu girdaptan çıkaramaz ve tüm kazanımlar da tarihin sayfalarına karışır.

Vesselam…!


Rojhat Amedî 

19.02.2021

 

Yazarın diğer yazıları: Barzani İran’ın hedefinden hiç çıkmadı!

 

 


(℗) PeyamaKurd

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtmaktadır. PeyamaKurd'un yayın politikası ve editoryal paradigması ile her zaman uyumlu olmak zorunluluğu yoktur.