image

Türkiye’de ve “İslâm coğrafyası” olarak nitelendirilen diğer -çoğunluğu Müslüman olan- ülkelerde barış kavramının ütopik olması, İslâm’ın savaşı emrettiğini mi gösterir? 

Bugün Türkiye’de Kürtlerin hâlâ en temel haklarının gasp ediliyor oluşu, Suriye’de kanlı bir savaşın devam etmesi, Yemen’in her gün Suudi Arabistan tarafından bombalanışı, İran’ın Kürtleri ve diğer muhalif kesimleri baskılaması, idam etmesi İslâm’ın emir ve yasaklarına uygun mudur?

1 Eylül Dünya Barış Günü’nü idrak ettiğimiz bugünde dahi, “İslâm coğrafyasının” nasıl haksızlık, zulüm, ölüm, işkence, sürgün, hapis coğrafyası halini aldığını gördük. 

Vaka-i adiyyeden saydığımız insan hakları ihlalleri tek gerçekliğimiz olmuş durumda. Örneğin; Cumartesi Anneleri adıyla tanıdığımız ve yıllardır Galatasaray Meydanı’nda oturup devletin “kaybettiği” yakınlarını soran, yakınlarının kemiklerini isteyen, başında dua edebilecekleri bir mezar taşı isteyen kişilere yine polis saldırısı gerçekleşti ve toplanmalarına izin verilmedi. Bu İslâmî midir?

Baştan belirtmeliyim ki; “Fekku Ragabe” yani “Kölelere Özgürlük” sloganıyla ilân edilmiş devrimci, eylemsellik içerisinde ve sosyal hayatın tam merkezinde yer alan bir dinin ümmeti olduğunu iddia eden kişilerin çelişkileri İslâm’a mal edilemez. 

İslâm, “silm” yani barış kökenli bir dindir. İslâm olan, Müslüman olan kişi barış gönüllüsü olur, barış sevdalısı olur, barış mücahidi olur. Barış’ta olmayan fesattadır çünkü. Barış’ta olmayan zalimdir ve zalimlerin bu dünyada ve ahirette hakkı ancak zillettir.

“Ey iman edenler! Hepiniz birden barışa giriniz! Sakın şeytanın peşinden gitmeyiniz. Çünkü o size apaçık bir düşmandır.” (Bakara 208)

Yüce Allah’ın bizleri davet ettiği yer ancak barış yurdudur. İşte bundan ötürü, Kûr’ân’da bize bildirilen peygambeler hep zalim kavimlere karşı bir mücadele içerisine girmiştir. Musa, halkını köleleştiren Firavun’a karşı savaşıp halkının kendi vatanlarında bağımsız ve özgürlük içerisinde yaşaması için çabalamıştır. İsa, dönemin din adamlarına karşı savaşarak dinin tekelleştirilemeyeceğini, din üzerinden istismarın açık bir zulüm olduğunu, Allah ile aldatmanın lanetlenecek bir olgu olduğunu öğretmiştir. Muhammed; sosyal adaletin, eşitliğin, özgürlüğün, yani her açıdan barışçıl bir yaşamın tesisi için mücadele yürütmüştür.

Muhammed’in barışla ilgili en önemli pratikleri, kuşkusuz, Hudeybiye Barış Antlaşması ve Medine Vesikası’dır. Asırlara öncülük yapabilecek öze sahiptir bu iki antlaşma. İnsanlığın rol model kabul edebileceği ve bugün dahi dünyadaki birçok sorunu çözmede kilit öneme sahip olabilecek özdedir.

Fakat heyhat; Kürt halkının kendi kendini yönetmeye karar verdikleri öz toprakları, Rojava bölgesi, TC güçlerince saldırıya uğradığında, Hudeybiye Barış Antlaşması’nın anlatıldığı Fetih suresinin okunması salık verildi. AKP hükümeti ve Diyanet İşleri Başkanlığı, barıştan söz eden ve Müslümanların birçok taviz vermesine rağmen barış tesis edilsin diye kabul ettikleri antlaşmayı anlatan bir sureyi, kendi siyasi çıkarları ve güttükleri Kürt düşmanlığı nedeniyle bütün camiilerde okuttular.

Fethin ancak barış olduğunu, en büyük fethin savaştan arınmak olduğunu anlatan bir sureyi savaş çığırtkanlığı için kullanarak hem kendilerine, hem de Allah’ın dinine zulmettiler. Yani açıkça Allah’ın dinine savaş açtılar.

Muhammed döneminde umre yapmak isteyen Müslümanlar, Medine’den Mekke’ye bir yürüyüş eylediler. Fakat Mekke’li müşrikler bu umre farizasına izin vermedi, Müslümanların Mekke’yi ele geçirmek için oyun kurduklarından endişelendiler. Böylelikle barış üzerine konuşmalar gelişti ve bir antlaşma imzalamak istediler. 

Müslümanların verdikleri ilk tavizler, Besmele-i Şerif’in yazdırılmaması ve Muhammed için “Resullallah” ibaresi yerine “Muhammed bin Abdullah” yazdırılması oldu. Antlaşmaya göre 10 sene boyunca savaş yaşanmayacaktı. Müslümanlar Kâbe’yi ancak gelecek sene ve sadece üç günlüğüne ziyaret edebilecekti. Mekkelilerden biri Müslüman olsa dahi Medine’ye sığındığında iade edilecek, ama Medineli biri Mekke’ye sığındığında iade edilmeyecekti. Zulmü kanıksadığımız için bu antlaşma bugünün insanlarına garip gelebilir. Çünkü Müslümanlar o sıralar güçlüler ve birçok cephede Mekkelileri yenilgiye uğratmışlar. İsteseler Mekke’yi de ele geçirebilirlerdi. Fakat sulh yolunu tercih ettiler. Çünkü en büyük fetih, barışı tesis etmekti. 

Medine Vesikası da ha keza bir barış manifestosudur. Müslüman, müşrik ve Yahudi aşiretlerinin teker teker adının yazıldığı ve bütün aşiretlerin birbirine denk ve eşit olduğunu yazan bir anayasadır. Çoğunluk Müslümanların elinde olduğu halde baskın kimlik olmamışlar, adalet üzere bir toplum inşaasını gözetmişlerdir.

İşte İslâm’ın barışa yaklaşımı bu şekildedir. Bir de başta Türkiye olmak “İslâm coğrafyasının” haline bakın! Muhammed’in pratikleriyle mi örtüşüyorlar, müşriklerinkilerle mi? Sorunun cevabı çok açıktır ama bir hayli can acıtıcıdır. 

Allah hepimizi barış mücadelesinde ayakları sabit olanlardan eylesin, barış yurdunda yaşamak için mücadeleden vazgeçmeyen kullarından eylesin. Barış, selam ve esenlikle...

 

Cihat Emir Aykaç

01.09.2018