image

“Şehrin uzak yerinden bir adam koşarak geldi.” (Yasin 20)

Hakikate şahitlik eden nice Resul, nice Nebi gelip geçmiştir şu yeryüzünden. Bir kısmının hikâyelerini yüce Allah bize vahiyle bildirmiştir. 

Fakat hakikati anlatmak, hakikat için mücadele etmek, ömrünü hakikati yükseltmeye vakfetmek yalnızca Resullere ve Nebilere kalmamıştır.  Her birimizin boynunun borcudur. Din denilen şey de işte bu hakikati ortaya çıkarmaktır.

Peki, nedir hakikat? Sıradan bir Müslüman’a sorarsak, küçüklüğünden beri ezberlediği İslâm’ın şartlarını ve imanın şartlarını sıralar cevaben. Hoş, Müslümanların çoğunluğu bunu dahi pek bilmiyor.

Hakikat esasen kötülükle iyiliğin bir savaş içerisinde olduğunu bilmektir. Hani Âdem’e risalet verildiğinde, yüce Allah meleklere secde etmesini emretmişti. Şeytan kendisini insan türünden üstün tutup Allah’ın emrine itaat etmedi. Beni ateşten, onları topraktan yarattın; ben daha üstünüm diyerek kibirlendi.

Böylelikle şeytan, Allah’ın huzurundan kovuldu. Fakat bu hikâyenin can alıcı kısmı itaatsizliğin sonrasında yatmaktadır. Şeytan, yani kötücül güç, bir yemin etti; “kullarına önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından saldıracağım. Doğru yolun üzerinde oturacağım ve onları saptıracağım.”

İnsanlar, melekler ve cinler yalnızca Allah’a kulluk yapmaya programlanmışlardır. İşlerini iyilikle, güzellikle, barışçıl yollarla yapmaya programlanmışlardır. Fakat şeytan, yani kötücül güç, insanlar arasına nifak koymak, yeryüzünde kan döktürmek, bozgunculuk çıkartmak için tüm enerjisini kullanmaktadır.

Şeytanın motivasyonu, insan gibi “basit” bir türün Allah katında bir melekten daha üstün olabilmesine duyduğu kıskançlıktır. Ateşten yaratılan varlık, topraktan yaratılandan üstün olduğunu zannetmiştir. Oysa Allah katında üstünlük hangi maddeden yaratıldığımızda değildir. Irkımız, dilimiz, cinsiyetimiz, kültürümüz de bir üstünlük aracı kabul görmez. Üstünlük yalnızca takva iledir.

Şeytanın misyonu bir nevi intikamdır yani. Adem’e (metaforik olarak) secde etmeyerek çok doğru bir iş yaptığını sanmaktadır. Fakat Allah’ın katından kovulması zoruna gitmiştir. İlla insanlıktan hesap soracaktır. İnsanları doğru yoldan türlü hileler, tuzaklar ve plânlarla saptırıp Allah’ın katına varmalarını engellemek niyetindedir.

Malumunuz; bildiğimiz ilk hedefi Adem ve Havva olmuştur. Allah’ın dokunmalarını yasakladığı bir ağacın meyvelerini vesveselerle güzel göstermiştir. Allah’ın -haşa- onları kandırdığını, bu meyveden yediklerinde ölümsüz olacaklarını iddia etmiştir. 

Allah’ın yardımı, rahmeti, ihsanı olmadan ölümsüz bir yaşamın ne işe yarayacağını düşünmeden, Allah’a itaatsizlik etmişlerdir. Aslında ölümün bir rahmet olduğunu da anlamamışlardır. 

Herkesin ölümsüz olduğu bir dünyada yaşadığınızı düşünün. Şu halimizde bile kaynaklarımızı paylaşamıyoruz. Her gün binlerce insan kirli plânlı savaşlarda öldürülüyor. Açlık, sefalet, yoksulluk dünyanın en büyük gerçekliği.

Şeytanın bildiğimiz sonraki hedefi ise Habil ve Kabil olmuştur. Yüce Allah’a şükranlarını belirtmek için kurban kesmek istemişlerdir. Fakat Habil’in kurbanı kabul edilmiştir, Kabil’in edilmemiştir. Şeytan bu kez kıskançlık olgusuyla saldırmıştır ve kardeşi kardeşe boğdurmuştur.

Eğer Kabil kendisiyle, kardeşiyle, çevresiyle, kâinatla ve yaratıcısı ile barışçıl bir yaşama sahip olsaydı cimrilik edip cılız bir hayvanı kurban etmez, kardeşi gibi en güzel hayvanını feda ederdi.

Eğer barışçıl bir yaşama sahip olsaydı kardeşini kıskanmaz, onu öldürerek intikam almayı düşünmezdi.

Aynı hataları firavunda, karunda, hamanda, belamda, nemrutta ve nicelerinde görmekteyiz. Günlük yaşantımızda da kötülüğün esiri haline gelmiş insanlarla karşılaşıyoruz. Firavun gibi üstenci, kibirli, kendisini ilah, efendi, seçkin olarak dayatanlar; karun gibi biriktirdikçe biriktiren, yardıma muhtaca, yetime, yoksula el uzatmayan, mal sevdasına düşkün insanlar; belam gibi kendini dinin sahibi sanan, din üzerinden kendini otorite ilan eden, zavallı insanları kandırıp köleleştiren, mal mülk edinen şeyhler, hocalar, imamlar gibi. Her gün görüyoruz bu tipleri.

Bir de yeminli bir Kürt düşmanı var, bu yazıyı yazmama neden olan. Kendisi İçişleri Bakanı Süleyman Soylu. Her gün bütün Kürtleri ölümle, açlıkla, cezaeviyle tehdit eden, en ağır hakaretleri hiç çekinmeden yapan, topraktan değil de ateşten yaratılmış gibi davranan bir adam. Güç zehirlenmesi yaşayıp kötülüğün kölesi haline gelmiş. Erdoğan’ı bile hiçe sayacak raddeye gelmiş. Herkes ve her şey kan damlayan dudaklarından dökülecek sözlere tabii. 

Bense bu yazıyla şehrin en uzak yerinden koşup gelen adamım. Yasin suresinde bahsedilen bu kişi, kavminin ileri gelenlerinin yanına vardığında onlara gönderilen resullere itaat etmelerini tavsiye ediyor. 

Fakat elbette o ileri gelenler de Süleyman Soylu gibi büyüklük taslıyor. Kibirlerine, güç düşkünlüklerine, mal mülklerine, kendilerine güzel gösterilen bütün düşkünlüklere yenik düşüp Allah’a ve O’nun mesajını getiren resullere itaat etmeyi reddedip o koşarak gelen adamı öldürüyorlar. Fakat sonrasında Allah’ın gazabıyla helak oluyorlar ve iman eder gibi bağlandıkları bütün düşkünlükleri bir hiç haline geliyor.

Belki bu yazıdan sonra benim de kaderim o koşarak gelen adam gibi olacaktır. Belki de

Süleyman beyin upuzun kara listesine girecek ve kendimi cezaevinde bulacağım. Fakat hakikat için tavsiyemi, tebliğimi buraya koyuyorum. Allah’ın gazabından Allah’a sığınırım. O herhangi birimize bir zarar vermek isterse bizi kim kurtarabilir?

 

Cihat Emir Aykaç

18.11.2018