image

Danıştay 8. idaresinin, “andımız”ı kaldıran yönetmeliği iptal etmesiyle “andımız” tartışmaları yeniden başladı. Ulusalcı faşistler, çocuklarımıza yıllarca zorla okutturulan bu metnin tekrar yürürlüğe girmesi için çırpınıp duruyor.

Ülkedeki Türk olmayan kesimler ve Türklüğü diğer etnik gruplarla eşit görenler ise, çocuklarının her gün Türklüğü öven ve üstün gösteren bir metni ezberlemesini ve okumasını -haklı olarak- istemiyor.

“Andımız”, Türk faşizminin en ileri karakollarından biri olarak yürürlükten kalktığında az da olsa rahat bir nefes almıştık. Fakat Danıştay’ın yaptığı hukuk darbesi, Türkiye için söylenen eski-yeni sıfatlarını hak etmediğini göstermekte.

“Eski Türkiye” denilen şey yeniden hortlamış ve AKP gibi İslâmist bir iktidarın bile kemalizmle birçok noktada uzlaştığını görmekteyiz. Adalet eski bakanı Bekir Bozdağ’ın tepkisine rağmen; belki de Danıştay’ın bu içtihatı, bir karar olmaktan ziyade bir buyruğu yerine getirmekti. 

Gelelim “andımız” metninin içeriğine ve işine geldiği zaman “İslâmî hassasiyetlerden” bahseden iktidarın aslında bu hassasiyetleri sadece araç olarak kullandığının ifşaasına.

Öncelikle belirtmemiz gerekir ki Kûr’ân’a göre varlığın yaratıcısı ve tek sahibi Allah’tır. Her namazda okuduğumuz Fatiha suresinin ilk ayetinde bile bu gerçekliği görebiliriz; “övgü, alemlerin rabbine/efendisinedir”.

Alemleri yoktan var eden, yaşamı yaratan, herkesin ve her şeyin tek sahibi Allah’tır. Attığımız adımı, aldığımız nefesi, bir elmanın ağaçtan düşünü yaratan Allah’tır.

Hal böyleyken, varlığımızı nasıl olur da Türk varlığına armağan ederiz? Varlığımızı Kürt, Ermeni, Arap, Germen varlığına da armağan edemeyiz. Varlığımızın sahibi biz değilken onu nasıl olur da -hem de bir etnik grubun varlığına- armağan edebiliriz? 

Türklüğü yüceltmek için kurulan bu süslü cümleleri işte böyle incelemeli ve birer patolojik vaka olduğunu ortaya koymalıyız. 

Buram buram ırkçılık kokan bir diğer ifade de “ne mutlu Türk’üm diyene!” ibaresidir. Yüce Allah, dillerimizin ve renklerimizin O’nun varlığına birer delil (ayet) olduğunu söylemektedir. Ayet kelimesi yalnızca Kûr’ân cümlesi olarak anlaşılamaz. Var olan her şey Allah’ın ayetidir ve O’nun varlığına delildir.

Peki neden kendine Türk diyen mutlu olmalı? Türklük sürekli serotonin salgılatan bir etnik grup mu? Türk olmayanlar neden mutsuz hissetsin? Türk olmanın yüceliği nereden geliyor? Hangi bilgiye dayanarak iddia ediliyor bu?

Oysa Allah, bütün halkların birbirine eşit olduğunu ve üstünlüğün yalnızca takva ile olduğunu söylemektedir. Kaldı ki takva meselesi de bireyseldir, bir gruba has bir olgu olaraktank da iddia edilemez. Yani ileride “ne takvalıdır Türküm diyenler” minvalinde bir söz çıkmaz umarım.

Meselenin özü şu; 21. yüzyıl dünyasında, hâlâ ırkçı metinlerin marşlarla, sloganlarla, şiirlerle, zorla okutturmak isteyenlerin var oluşu bile utançtır. Türkler de dünyadaki diğer milletlerden bir millettir. Madem ki hepimiz aynı cevherden geldik; biri tunç, biri bakır olamaz.

Üstelik Allah’ın kanunlarına muhalefet ettiğini ortaya koyduğumuz bu metni inanarak okumak da apaçık şirktir. Allah’ın kanunlarını tanımayan, O’na şirk koşan bu metni çocuklara zorla okutmak ise Allah’a ve dinine karşı savaş açmak demektir.

Umarım iktidar “İslâmî hassasiyet” meselelerinden biri olarak ve modern dünyaya karşı daha az mahçup olacağı bir gündem maddesi olarak görebilir bu konuyu.

 

Cihat Emir Aykaç

    20.10.2018