image

Kürt Halkının Özgür Bir Yaşama Sahip Olması Esas Alınmalı

Geçen hafta bir etkinliğin yemeğine katıldım ve herkes yemek masalarına gelişigüzel oturuyordu. Boş bulunan yere oturuyordu yani insanlar. Ben ve İslâmcı, Türk bir arkadaşım, kenarda köşede bir yeri tercih ettik.

Masamıza oturan kişiler ilginçti. Kürt bir siyasi partinin genel başkanı, Kürt kadın hareketinden bir siyasetçi ve Pontus Rumlarından aktivist bir adam... 

“Masa da masaymış haa” dedim içimden, Edip Cansever’e selam çakarak... Bu masada ilginç diyalogların yaşanacağından da emindim. Öyle de oldu.

Sohbete ilk başlayan, Kürt siyasi partinin başkanı oldu. Etkinlikte yapılan konuşmalardan hareketle Kürtlerin ve Kürdistan’ın kaderi üzerine konuştu. Güney Kürdistan referandumu, Rojava’nın durumu ve kuzeyin kaderi üzerine bir şeyler söyledi...

Ben anlatmasam da neler konuştuğunu tahmin edebilirsiniz. Dünyada her ulus kendi kaderini kendi çizmeli, bu kader de ancak ulus devlet modeliyle bir anlam kazanabilir, 200 bin nüfusu olan ülkeler var, falan filan... Ezbere yapılan klasik konuşmalar işte.

Yine tahmin edebileceğiniz üzere; Kadın hareketinden arkadaş söze başladı. Avrupa’ya kurumsal olarak yaptığı ziyaretlerden, ulus devlet modelinin iflas ettiğinden, özerk yönetimlerin revaçta olduğundan, devletleşmenin sonunun kötü olacağından bahsetti. Yani yine ezbere şeyleri duymuş olduk.

Ben de ulus devlet modelinin iflas etmediğini, aksine, kendini güçlendirmek için milliyetçiliği dünya çapında yükseltmeye çalıştığından bahsettim.

O esnada Pontoslu arkadaş girdi söze; Kürtler hangi modeli isterse şahsen destek veririm dedi. Bu masada farklı görüşlerin çatışmadan bir arada olabilmesi önemlidir, umarım siyasette de böyle çatışmasız diyaloglar yaşanır dedi. Ortadoğu’nun kaderini değiştirecek tek güç Kürtlerdir diye de ekledi.

İslâmcı Türk arkadaşım da benzer sözlerde bulundu. Fakat çok çarpıcı başka bir şey de söyledi; “Neticede aramızda KDP’li yok”. 

KDP’li olmak böylesine pejoratif bir anlamla ifade ediliyorsa zaten Kürtler arasında bir birlik yaşanmaz dedim. Zaten mümkünse de yaşanmasın dedim. Çünkü artık çatışmasız bir şekilde ortak siyasetin güdülebileceğine dair inancım kalmadı. 

KDP’ye yakın olan parti başkanı ve kadın hareketinden arkadaş tepki gösterdi bana. Ulusal konferansın toplananamış olmasına hayıflanıp tek çarenin bir arada mücadelede olduğunu söylediler. 

Ben ısrarcı oldum. Her parça kendi kaderini çizmek için öznel bir mücadelede sebat etsinler dedim. Bir masada bile ortak bir düşünceyi ortaya koyamayan bir milletiz dedim. Ayrıca hedefimiz yalnızca özgürlük olmalıdır dedim.

Elbette bu özgürlük kavramının içeriğini masadaki herkes farklı bir şekilde dolduruyordu. Bundan emin olduğum için özgürlük kavramını biraz daha genişlettim;

Toprağın değil, üzerinde yaşayan insanların özgürlüğünü hedef almalıyız. Toprak parçaları her türlü özgür olabilir. Üzerini kanla sulayacağınız bir toprakta da sağlıklı besin yetişmez. Sınırlarınıza da tel çeker ve bir açık hava cezaevi yaratabilirsiniz dedim.

Svetlana Aleksiyeviç’in Sovyet dönemini anlattığı “İkinci El Zaman” adlı romanında çok çarpıcı bir ibare vardır; “Bize kimse özgürlüğü öğretmemişti. Sadece özgürlük adına ölmeyi öğretmişlerdi.” 

Kürtler kendi kaderlerini belirlemek istiyorlarsa model üzerine konuşmak yerine felsefe üzerine konuşmalı önce. Ne istiyoruz? Nasıl istiyoruz? Ne zaman istiyoruz? Bu soruların cevabı verilmeli ve herkesin salahiyeti göz önünde bulundurulmalı. Sonra ister özerk yönetim olsun, ister konfederasyon, isterse de ulus devlet... Ama esas alınması gereken, Kürt halkının özgür bir yaşama sahip olması olmalı dedim.

Olaysız bir şekilde dağıldık.

 

Cihat Emir Aykaç

  03.11.2018